Kent Yorgunu İnsancık


İmgesel anlatımın güçlü şairlerinden biri olan Arif Ay’ın doksanlı yıllara ait “bir sigara içimi” uzunluğundaki öykülerinden oluşan Saat Yirmi Dörtte Saksafon Dersi, sözcük ekonomisi oldukça iyi ayarlanmış cümlelerden oluşan, akşam vakitlerinde dile gelen “Edward Hopper” tablolarına benzer yalnızlıkları ve mevsimlerin yok olma telaşını kulağımıza fısıldayan hikâyelerden oluşuyor.

Öykülerde hayatın şartlarından dolayı beraber yaşamak zorunda kalan ancak birbirlerine ekleşemeyen kişiler karşımıza çıkıyor. Bu iletişimsizliği okuyucuya ustaca sunan Arif Ay, hikâyelerini çatal-kaşığın sessizce dizildiği sofralarda anlatıyor hissine kapılıyorsunuz. Karakterlerin iletişimini sınırlı olması öykülerin içe dönük bir şekilde gelişmesini sağlıyor. Diyaloglara az yer verilmesi de anlatımdaki o içe dönük tavrı tamamlar hâle geliyor. Böylece, anlatıcı mekân içinde birlikte olanların duygu yoğunluğunu okuyucuya aktarabiliyor. Öykülerdeki iletişim kopukluğuna erkek karakterlerin eylemsizliği de eklenince bitmek bilmez bir döngü oluşturuluyor. Yazarın öykü üslubundaki bu atmosfer Raymond Carver’in akşamüzeri iş sonrasını anlatan “ev” öykülerini anımsatmıyor. Arif Ay’ın öykülerindeki evler; uzun ve yorucu geçen günün ardından zihin tatilinin yapıldığı mekânlar yerine kent yorgunu insancıkların bunalımlarının yaşandığı alanlar olarak kurgulanmış.

Kitapta dikkat çeken diğer bir değişim ise zaman mefhumu. Öykü kurulumlarında belirgin bir zamandan kaçınılmış. Bunun yerine günün saatini belli etmek için renkler tercih edilmiş. Daha uzun soluklu vakitler için ise mevsimlerin döngüsüyle öykü gidişatı belirlendiğini görüyoruz. Böylece yazar, kişilerin iz düşümünü mevsimlere paralel bir şekilde okuyucuya hissettiriyor. Zaman ve mevsim kavramı yazara bu denli sirayet etmiş ki öykü başlıklarının ciddi bir kısmında mevsim ve günün vakitlerini içeren ifadelere rastlıyoruz.


BELİRSİZ VE SANCILI YILLAR


Karakterlerin ortak özelliklerinden biri de kentli olmayı becerememek. Kentliler hem pişman hem de kemirgendir. Pişmandır çünkü bir daha köyüne dönemeyeceğini bilir. Kemirgenliğinin sebebi ise ona sadece şehrin kırıntılarının kalmasıdır. Öykü kişileri bunun farkına vardıkça da iğreti bir yalnızlıkta bulur kendisini.

Bir türe bağlı kalmaktan ziyade deneysel olarak kabul görecek öyküler de var kitabın içinde. Eğer kitabın öyküleme biçimi ele alınsaydı bazı kısımları “anlatı” olarak da incelenebilirdi. Bununla birlikte şiirin dahil olduğu öykülerde şair Arif Ay’ın öykücü Arif Ay ile aşık attığına da şahit oluyoruz. Bütüncül bir açıdan baktığımızda Anadolu ağzına ait dil kullanımı, doksanlı yılların belirsiz, sancılı atmosferi içindeki memleket sorunları, okuru yormayan anlatım ve zaman kavramını keyifli bir üslupla anlatan Arif Ay; şair ruhunu, yolları kelimelerle çiğnenmiş öykü ormanına daldırıyor.

Süleyman Karadağ
Yeni Şafak Kitap Eki- Aralık 2020
15.12.2020